15 Mayıs 2014 Perşembe

283 Can...



283 Can...

Belki de 283 dul...

Bir o kadar da yetim...

Ve vîrân olmuş aileler...

Hani rakamlara takılıyoruz ya hep, işte o yüzden yazıyorum.

Ölüm mukadderdir elbet; ancak ortada ihmaller, tedbirsizlikler söz konusuysa bunun müsebbipleri mutlaka cezalandırılsın!

Bu elîm olay üzerinden hükümet veya muhalefet yandaşlarının siyasi rant devşirme çabaları yerin dibine batsın!

Ekmeğini taştan çıkaran o emekçilerin bir kısmı yerin altında yardım, aileleri ise güzel bir haber bekleyedururken; bizler ise, gerekli tetkikat yapılmadan peşin hüküm verip sokaklara dökülelim ya da sıcak evlerimizde rahat koltuklarımızdan, oradaki bir işçinin aylık maaşına tekabül edecek cep telefonlarımızdan birilerine salvolar yağdıraduralım.

Yüzlerce insanın, evet “sadece ekmek derdinde olan” bu yüzlerce insanın irtihalinden kendimize pay biçip kendi egolarımızı tatmin için, kendi görüşlerimizi pazarlamak için riyakarlıkta bulunalım.

Bunların hiçbirisi ne yazık ki oradaki acılara su serpmiyor ve yine ateş düştüğü yeri yakıyor...


Bu süreçte bize düşen vazife yetim kalan yavrulara, perişan olan ailelere maddi ve manevi sahip çıkmak...

Vefat edenlere rahmet ve mağfiret; ailelerine ise sabır ve baş sağlığı diliyorum.

Allah’tan niyâzım ölüm sayısı daha da artmasın.

Bu arada, kazanın meydana gelmesine neden olabilecek tüm ihtimaller masaya yatırılacaksa eğer; sabotaj olasılığını da unutmamak gerek...


Vesselâm...



29 Nisan 2014 Salı

Harabati Baba Tekkesi ve Makedonya



Tetovalı (Kalkandelen) hamiyetperver, misafirperver Cumali abimiz; 19 yaşlarında Sırbistan-Kosova muharebesinde mücahede etmiş, daha sonraları Makedonya’da ortaya çıkan iç savaşta Makedonlara karşı mücadelelerde bulunmuş ve hâl-i hazırda ecdaddan yâdigar bir vakfın, Harabati Baba Tekkesi’nin, meşgalesine hâdim bir mücahiddir. Kendisi, bizleri babacan bir tavırla kapıda selamlıyor ve tekkenin tarihi çardaklarından birinde ağırlayarak naif ve sevimli bir Türkçe ile anlatmaya başlıyor:

Harabati Baba Tekkesi, Kanuni Sultan Süleyman’ın ilk eşi olan Mahidevran Hanım’ın ağabeyi Server Ali Paşa tarafından 1538 yılında kurulmuştur. Sersem Ali Baba diye de anılan bu zât, aynı zamanda ricâl-i devlettendir. Rivayet olunur ki, birgün Ali Baba gördüğü bir rüya üzerine devlet işlerini bırakıp Hacı Bektâş-ı Velî dergâhında inzivâya çekilmek için padişahtan izin ister. Bu duruma şaşıran Sultan Süleyman, “Sen sersem mi oldun? Vezîrlik bırakılır da orada Dervîşlik mi yapılır” deyince “Kabûlümdür Sultânım, varsın bana Sersem Alî desinler. Fakir müsaadenizi ricâ ederim”, diye cevap vermiş ve padişah da izin vermiştir. Daha sonra çeşitli sebeplerden ötürü Hacı Bektaş Veli dergâhından uzaklaştırıldığı ve Kalkandelen'e geldiği düşünülür.

Kalkandelen’deki tekke asıl adını Sersem Ali Baba’nın ölümünden sonra yerine geçen, Cumali abinin dediği üzere Mehmet Bey’den, yani nâm-ı müsteâr Harabati Baba’dan almıştır. 16. yüzyılda Malatya’dan Kalkandelen’e gelen Harabati Baba, tekkeyi dergâha çevirmiş, 1799 yılında Kosova Valisi Recep Paşa'nın kuruculuğunda bir vakıf, dergâhın içinde oluşturulmuş ve 50 hektarlık arazi vakfedilmiştir.

Aradan yıllar geçer, Osmanlı hakimiyeti bölgeden izmihlâl eder, zalim bir Yugoslav rejimi gelir ve dergâhı kapatır. Dergâh 1948 yılında eşkiyalar tarafından yakılıp yıkılır, Komünist rejim tarafından turistik bir mekan haline getirilir; içerisinde gazinolar, diskolar açılır ve bu durum Yugoslavya dağıldıktan sonra da devam eder. 







2001 yılında gelindiğinde ise Makedonya’da bir iç savaş yaşanır, haklarını arayan Müslümanlar ile Makedon askerler çarpışır. Cumali abimiz de bu savaşta yer alır, ve bir grup mücahid ile birlikte Harabati Baba Tekkesi’ni kuşatırlar. Komutanlarının emri ile birlikte “Allah u Ekber” nidalarıyla tekkeye girerler ve Makedon askerler silahlarını öylece bırakıp arkalarına bakmadan kaçıp giderler.

O gün bu gündür, Cumali abi ve hayatta kalan arkadaşları tekkenin bir nevi muhafızlarıdırlar. Makedonya Devleti tekkeye tapu vermemesine rağmen, tekke faal bir vaziyettedir ve hükümet tekkeyi tekrar kapatmaya cesaret edememektedir. Arnavut asıllı Üsküp’te yaşayan şoförümüz Orhan abinin tekkeden ayrıldıktan sonra laf arasında vermiş olduğu, Cumali abi ve arkadaşlarının iç savaştan kalma silahlarının tekkede gömülü olduğu ve herhangi bir karışıklık halinde müdafaya hazır oldukları, brifingleri de bu mücahidlerin hâlâ teyakkuzda olduğunu göstermektedir. 




Yine Cumali abinin sohbet esnasında belirttiği şu ufak detay ilginçtir; tekkede bulunanan ve Alevi-Bektaşi olduğu iddia edilen bir dede vardır. Namaz kılmaz, oruç tutmaz, devamlı içki içermiş. Orhan abinin dediğine göre birçok hasta ziyaretçisi olurmuş ve bu dede onlara üflermiş. Ayrıca meclisinde güya Hz. Ali ve Hz. Muhammed’in fotoğrafları olduklarını iddia ettikleri tablolar duvarlara asılıymış. İşin en garip yanı ise, Makedonya’nın başkenti Üsküp’ün merkezi bir yerinde devasa büyüklükte olan bir Amerikan elçiliği aracılığıyla Amerikalıların, Harabati Baba Tekkesi’nde bulunun bu Alevi-Bektaşi dedeyi aşırı derecede desteklemesidir ve, belki de bu sebepten ötürü, tekkede Amerikan bayrağının dalgalanmasıdır.



Son olarak, yine bu abilerimizin ifadelerine göre; Makedonya’da bulunan Müslüman siyasi partilerin bir birlik oluşturamadıklarından dolayı hükümeti baskın bir şekilde Hristiyan Makedonlar oluşturuyor. Halbuki, Müslüman siyasi partiler arasında bir birliktelik olsa, neredeyse %50’lik siyasi bir gücü elde edebilmeleri söz konusu. Ancak bu ittihad sağlanamadığı için bazı sosyal, siyasal ve dini haklardan da mahrum kalıyorlar. Şöyle ki; 2001 yılında yaşanan iç savaşa kadar kayda değer bir çoğunlukta olan Müslüman Arnavutlar kendi dillerinin tahsilini yapamıyorlardı. Bunun yanında, hâlâ Müslümanların devlet kadrolarında yer alma şansları Hristiyan Makedonlara göre çok daha düşük ve ayrıca devlet kilise ve manastırlara muttasıl yardımlarda bulunurken camiiler için aynı durum söz konusu değil. Dolayısıyla, büyük bir çifte standart yaşanıyor. 

Makedonya’da, özellikle Üsküp’te bulunan ecdaddan miras cami ve vakıfların restorasyon çalışmaları ve faaliyetlerinin sağlanması adına Türkiye’nin TİKA (Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı) aracılığıyla ciddi yardımları bulunuyor. Bu yüzden, Türkiye’ye müthiş bir teveccühleri var ve özellikle Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’ı çok seviyorlar. Üsküp sokaklarında Türk bayraklarının yanında Erdoğan posterleri ve Ak Parti afişleri görmek mümkün. Sokakta, kahvede, camide konuştuğum insanlar hatta çocuklar Türkiye’yi ve Erdoğan’ı çok sevdiklerini Türkiye'den geldiğimi öğrenir öğrenmez ilk fırsatta belirtiyorlar. Türkiye’nin kendilerine çok desteklerde bulunduklarını söylüyorlar. Ve şunu da not etmek gerekir; Cumali abinin bizleri yolcu ederken söylemiş olduğu “Erdoğan bizim Halifemiz” sözü, Türkiye’nin ve Erdoğan’ın bu insanlar için ne kadar önemli olduğunu gözler önüne sermektedir.

Evet, bizler her ne kadar bu durumu yaşadığımız coğrafyalardan idrak edemesekte, yurt dışını açıldığımız zaman veya oralarda yaşayan insanlar ile tanışıp görüştüğümüz zaman gerçekten çok iyi anlayabiliriz. Balkanlardan Ortadoğu’ya, Afrika’dan Uzakdoğu’ya kadar; o şanlı Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’nin yâdigarı Türkiye’ye bel bağlayanların refîki olmak, kan ağlayan ümmetin/mazlumların sesi olmak, eskisi gibi dünyaya adalet yaymak bizlerin görevidir. Bu bilinçle hareket edip gündelik, basit siyasetleri terk etmeliyiz. Ufkumuzu geniş, hedeflerimizi yüksek tutmalıyız. Bu kutsal vazifeyi yerine getirebilmek için öncelikle sağa sola bakmadan biz önden koşmalıyız. Başaramazsak eğer bizlerle aynı mefkureyi paylaşan hemhallerimizin peşinden gitmeliyiz. 

Cumali abiler... emsalleri... tankla, tüfekle cihad ettiler. Bizler ise, "Âlimin mürekkebi şehidin kanından üstündür." itikadıyla el'an kalemimizi kılıç yapıp savaşacağız. Ümmet için/insanlık için, yeri geldiğinde Cumali abiler gibi olacağız, lakin her dem Âlim olma yolunda da geri kalmayacağız!

Belki hayal, belki saçma, belki mücerret şu anki hissiyatımdan dolayı bu düşüncelerim... Ancak; o toprakların yetiştirdiği, Üsküplü ünlü şairin de dediği gibi, “İnsan, âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar.

Vesselâm...







20 Mart 2014 Perşembe

Katil Polis | Katil Geziciler

Kimse kusura bakmasın ama her tarafta sağa sola "Katil Polis" yazan "Geziciler"in mantığıyla yola çıktığımız vakit, polisin veya "Gezici" olmayan halkın da duvarlara "Katil Geziciler" yazmaları haktır. Tasvip ettiğim bir davranış değildir, ancak bu şekilde duvarları karalayanlara mukabil bu hareket müstehaktır.

Bu bir kenarda dursun şimdilik...



Burak Can’ın öldürülmesini iftiharla üstlenen terör örgütü DHKP-C, 
zavallı Berkin Elvan’ın talihsiz ölümünden sonra yaşanan olayların içerisinde fiilen yer aldığını açıkca ifade ediyor. Bizim şuursuz insanlarımız da bu insanlarla el ele vererek büyük bir gazla sokaklarda amacını aşan matem törenleri yapıyor, provakatif ve tahrikâmiz eylemlerde bulunuyor, kaos ortamı oluşturmaya çalışarak bu kan emici örgütün veya örgütlerin taşeronluğunu yapıyor. Bunları elbette bilinçli bir şekilde yapanlar varken ne yazık ki çoğunluğu oluşturan kesim bilinçsiz bir şekilde yapıyor ve yol açtıkları çatışma ortamlarıyla Berkin gibi, Burak Can gibi yavruların ölmesine sebep/ortak oluyorlar. Nihayetinde bu işten zararlı çıkan ölen gençlerin gözü yaşlı anaları, bağrı yanık babaları oluyor. Gösterilerde yer alan diğer, en az, %80'lik kesim ise timsah gözyaşları döküyor ve bu insanların ölümünden muhalif düşüncede oldukları grupları/partileri/hareketleri v.s sorumlu tuttukları için cenazelerde bulunuyorlar. Yani, maktulün nasıl öldüğünden ziyade kimler tarafından öldürüldüğü daha mühim hale geliyor.

Peki bu durumdan karlı çıkan kim oluyor?


Her kaos ortamı ölümleri de beraberinde getirir, bu muhakkaktır. Bu tip örgütler kandan beslendiklerinden dolayı, canlı kalabilmek için kurbanlara ihtiyaç duyarlar. Kaos ortamları da, bu isteklerini elde etmelerinde en müsait ortamlardır. Pusuda dört gözle bekledikleri bu karışıklık ortamlarından gelen her ölüm haberini hiç şüphesiz sevinçle karşılarlar. Telef olan her kurban onlar için bir kayıp değil, aksine bir kazanımdır. Çünkü verdikleri bu kurbanlar, onlara taraftarları nazarında bir meşruiyyet kazandırır ve savundukları davaya olan inançlarını arttırır. Hitap ettikleri kitlelere karşı ellerinde bir koz oluşmuş olur. Neticede bu kurbanlar sembolleştirilerek partizanları ile aralarındaki organik bağlar kuvvetlendirilmiş olur.



Marksist-Leninist dünya görüşüne sahip bu tip örgütlerin yukarıdaki gibi propaganda yapmaları da manidardır. Kavramları ve olguları kendi ideolojilerine göre tavsif eden bu gruplardan "şehit" mefhumunu da bu şekilde istismar etmelerine pek şaşmamak lazım.

Velhâsıl, anarşi ortamlarından mütevellit ölümlerden medet uman bu kan tüccarlarının piyonu olmamak için, bilinçsiz kitlelerin birlikte hareket ettikleri oluşumlara dikkat etmeleri lazım. Gerçekleştirdikleri eylemlerin kimlerin ekmeğine yağ sürdüğüne dikkat etmeleri lazım. Bu eylemlerin sonuçlarının nelere mal olduğunu oturup düşünmeleri lazım. Aksi takdirde, daha öncelerde de yaşandığı gibi, daha çok Berkinler, Buraklar canlarından olur, giderler...

Başta yazmış olduğum kısıma dönecek olursak, "Geziciler"in de nasıl katil olabileceği konusunda aşağıdaki videoya göz atmak yeterli sanırım. 




Görüntülerde yer alan o iki meydan dayağını hak etmiş serserinin etmiş olduğu küfürler için izleyenlerin affına sığınıyorum, ancak "Öldürün! Öldürün!" nidaları arasındaki linç girişimi tehlikenin boyutunun ne kadar yüksek olduğunu bizlere göstermesi açısından ibret vericidir. Bu tür galeyana gelmiş kitlelerin içerisinde mutlaka birtakım mihraklar yer alır ve bu azgın kalabalığın almış olduğu gazla felaket neticeler meydana gelebilir. Aslında bu görüntüler, Burak Can'ın da (kesinlikle videodaki eşkiyalar ile karşılaştırmak için söylemiyorum) nasıl öldürüldüğü hakkında az çok ipucu veriyor. Her ne kadar bu ölümü DHKP-C üstlense de, onlar da "Geziciler" cenahında yer aldıkları için ve birbirlerinden hoşnut bir şekilde sokaklarda el ele verdikleri için ve bunların önderliğinde kargaşa ortamı yarattıkları için bir polisin gaz tüfeğinden çıkan kapsül ile maattessüf hayatını kaybeden bir gencin ölümünden tüm polis memurlarını itham ettikleri gibi kendileri de aynı kefe içerisinde o ölümün müsebbibidirler. Bu bakımdan, okuldaki sınıflarından otobüslerdeki koltuklara, caddelerdeki reklam panolarından sokaklardaki kaldırımlara kadar her tarafa "Katil Polis" yazan bu zihniyete karşılık olarak polisin de "Katil Geziciler" yazmalarına hiçbir şekilde ses çıkarma hakları yoktur!

Vesselâm...



28 Ocak 2014 Salı

Harf Devriminin Okur-Yazar Oranına Etkisi

Harf Devrimi 1 Kasım 1928 tarihinde, 1353 sayılı “Yeni Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkındaki Kanun” yasasının kabul edilmesi ve yeni bir alfabenin yerleştirilmesi sürecine genel olarak verilen isimdir. Bu karar ile birlikte o güne kadar kullanılan Osmanlı alfabesi değiştirilmiş, yerine Latin alfabesinin Türkçeye uyarlanmış biçimi kabul edilmiştir.

Çeşitli nedenler ile gerçekleştirilen bu inkılabın en mühim gerekçelerinden bazıları, hiç şüphesiz ki, okur-yazar oranını arttırmak ve eğitim seviyesini yükseltmek idi. Çünkü, Osmanlı alfabesinin Türk dilinin gereksinimlerini karşılamadığı, türlü imla hatalarına yol açtığı, dolayısıyla öğrenilmesini zorlaştırdığı ve halkı cehalete sürüklediği düşünülmekteydi. Halkı cehaletten kurtarmak ve eğitimi yaygınlaştırarak okuma-yazma bilenlerin sayısını arttırmak amaçları ile yeni bir alfabe arayışına girişilmişti. Kurulan komisyonlar ve yapılan tetkikler sonucu Latin harflerinin Türk diline en uygun olan alfabe olduğu kararlaştırılmış ve Osmanlı alfabesi ihraç edilmiştir.




Peki bu devrimin okur-yazar oranına etkisi ne yönde olmuştu? Bu yazımızda, birtakım istatistikî verilerden[1] ve yorumlamalardan yararlanarak Harf Devrimi öncesi ve sonrası okur-yazar oranlarını mukayese edecek ve bu noktada yaşanan değişimleri göstermeye çalışacağız. 

Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk nüfus sayımı 1831’de II. Mahmut döneminde yapılmıştır. Fakat bu sayım, orduya alınacak müslüman askerlerin ve yeni vergi kaynaklarının tespitine yönelik olduğu için verimli bir sonuç alınamamıştır. Bu bakımdan imparatorluğun nüfusunu kesin olarak bilmeye imkan yoktur. Ancak tahminlere göre nüfusun 1844’te 36.500.000 ve 1884’te 28.900.000 olduğu sanılmaktadır. Okur-yazar sayısının ne kadar olduğu hakkında ise hiçbir bilgi yoktur. 1903 tarihi itibariyle hazırlanan Maârif Salnâmesi’inde (Hicri 1321, İstanbul) 20.000.000 civarında olan nüfusun 1.500.000’inin öğrenci olduğu bildirilmiştir. Bu, nüfusun %7.5’i etmektedir. Okul çağını aşmışlar içinde en az bir ihtimalle bir bu kadar daha okur-yazar bulunduğunu varsayabileceğimizi söyleyen Rekin Ertem, 1903 nüfusunun %15-20’sinin okuma-yazma bildiğini söyleyebiliriz, demektedir.

Cumhuriyetin ilanından sonra ise ilk nüfus sayımı 1927’de yapılmıştır. Bu sayımın yapıldığı tarihte, Umumi Nüfus Tahriri (1929, Ankara) kayıtlarına göre 13.648.270 olan nüfusun ancak %10,5’i okuma-yazma biliyordu. Cumhuriyetin ilk dört yılında eğitim ve öğretim alanında bir yenilik getirilmeden alınan sonuç buydu ve 1903’ün tahmini yüzdesinden de aşağıydı. 1928’de Latin asıllı harflerin kabulüyle okuma-yazma bilen %10.5 okur-yazar olmaktan çıkmıştı. 1928’in Kasım ayındaki durum %0 idi. Fakat azımsanmayacak bir okur-yazar temeli vardı. Bu, yeni harfler adına büyük bir avantaj sayılırdı. [2]

1927’de Türkiye’de okuryazarlık oranını %8.1 olarak tesbit eden Sevan Nişanyan, bu oranın doğrulanmaya muhtaç olduğunu söylüyor ve bunu şu şekilde açıklıyor: “1895 yılına ait Osmanlı istatistiklerinde Anadolu ve Rumeli’nde 5-10 yaş kız ve erkek İslam çocuk nüfusunun %57’si ilkokul öğrencisi görünür. (Devlet-i Aliye-i Osmaniyenin 1313 Senesine Mahsus İstatistik-i Umumisi)

Aynı düzey eğer 1914’e kadar korunmuşsa, 1927’de 20-42 yaş kuşağı Türk nüfusunun aşağı yukarı yarısının az çok ilkokul eğitimi görmüş, dolayısıyla eski yazıyla okur-yazar olması gerekir. Bu da, 1914’ten sonra eğitim sisteminin iflas etmesi ve savaş telefatı gibi etkenler hesaba katılsa bile, toplam nüfusta en az %30 civarında okuryazarlık demektedir. Dolayısıyla ya Osmanlı istatistiklerinin, ya 1927 sayımının gerçekleri tahrif ettiğini kabul etmek zorundayız.”[3]

Harf Devriminden bir hafta kadar sonra 11.11. 1928’de 7284 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla Millet Mektepleri’nin açılmasına karar verilerek talimatnamesi hazırlanmış ve ulusal çapta eğitim seferberliği başlatılmıştır. Bu kapsamda derslerin hapisanelerde, hususi müesseselerde, kışla ve fabrikalarda da yapılacağı belirtilmiş, gerekli masrafların;


1. Hususi bütçelerden, 
2. Mahalli ticaret ve ziraat odalarından,
3.Mahalli belediyelerden,
4. Hususi teberrulardan,
5. Gazi’nin hitabesi plağından[4] gelen parayla karşılanacağı bildirilmişti.[5]


Bu şartlar ve imkanlar içerisinde 1 Ocak 1929 tarihinden itibaren faaliyete geçen Millet Mektepleri, 1936 yılına kadar devam etmiştir. 1929-1930 öğretim yılında 597.000 kişiye okur-yazar belgesi verilmişti. Bu, 14.000.000 farzedilen nüfusun ancak %4’ünü teşkil ediyordu. Mekteplerin sayısı zamanla 20.489’a çıkarılmıştı. Sekiz yıllık süre içinde (1936) 2.500.000 kişiye okuma-yazma öğretilmişti. 19.02.1932’de Halkevleri açılmış, köylerde Halk odaları kurulmuştu. 1950’de Halkevleri 474’e, Halk odaları ise 4306’ya ulaşmıştı.

Okullar, fabrikalar, hapishaneler, halkevleri, halk okuma odaları ve diğer özel çalışmalarla nüfusun ancak %19’u okur-yazar hale getirilmişti. Her türlü imkanların seferber edildiği bir okuma-yazma kampanyasıyla 1929-1940 arasındaki 11 yıl içinde ancak %21’i bulan bir başarı grafiği elde edilmişti. 1940-1975 arasındaki durum ise şöyleydi:



1940-1975 arası okur-yazar oranı (Türkiye İstatistik Yıllığı, 1977)[6]
Yıllar
Nüfus
Okur-Yazar
% Yüzde
1940
17.820.950
3.500.000
21
1945
18.790.174
4.556.514
28.9
1950
20.947.188
5.779.915
32.36
1955
24.111.778
7.915.238
40.86
1960
27.829.198
8.901.006
39.48
1965
25.661.813
12.505.021
48.72
1970
29.494.848
16.126.936
54.67
1975
40.197.669
21.000.000
55.00

Rekin Ertem bununla ilgili “Bu tabloya göre okuma yazma nispetinde bir artış olmakla beraber pek öğünülecek ölçüde değildir. Elli yılda nüfusun ancak %50’si okutulabilmişti. ‰ 25 artış da düşünülürse herkesi okur-yazar yapmak için 50 yıl daha harcamamız gerekmektedir.”[7] yorumunda bulunmaktadır.

Sevan Nişanyan ise şöyle demektedir: “1920’lerden bu yana Türkiye’de okuryazarlık oranının artmış olduğu doğrudur. Ancak artışı etkileyen faktörler o kadar çok ve çeşitlidir ki, Latin alfabesinin kabulünün bu sonuçta oynadığı rolü kestiremeyiz. Çeşitli dönemlerde uygulanan okuma-yazma kampanyalarının yanı sıra, örneğin mecburi ilköğretim, mecburi askerlik, köylere yol ve okul yapılması, gelişen para ekonomisi, artan sosyal hareketlilik gibi faktörler bu çerçevede sayılabilir.

Ayrıca, Milli bir seferberlik olarak benimsenen ve olağanüstü bir ısrarla sürdürülen okuryazarlık kampanyasına rağmen, 1927-35 arasında yeni okuma-yazma öğrenenlerin resmi rakamlara göre Türkiye nüfusunun sadece %10,3’ünü (1927’de okuryazar olmayan nüfusun %11.2’sini) bulmuştur. Oysa, örneğin 1960-70 yılları arasında okuryazar sayısındaki artış, toplam nüfusun %27.2’si ve 1960’ta okur-yazar olmayan nüfusun %40.1’idir. Bu rakamlar, okur-yazarlık artışında belirleyici olan faktörün Harf Devrimi olmadığını düşündürmektedir.

Harf Devrimini izleyen yıllarda gazete satışlarında görülen ve yaklaşık yirmi yıl boyunca telafi edilemeyen düşüş ise harf devriminin, okuryazarlık oranını arttırmak şöyle dursun, azaltmış olabileceği ihtimalini akla getirmektedir.”[8] diyen Sevan Nişanyan şöyle bir dipnot düşmektedir: “1908-1914 döneminde Türkçe İstanbul basınının günlük tirajının –kesin rakamlarla bilinmemekle beraber- 100,000’in epeyce üzerinde olduğu anlaşılıyor; ayrıca dönemin taşra basını da son derece canlıdır. İstanbul ve Ankara’da yayınlanan Türkçe gazetelerin toplam tirajı 1925’te 40,000’e (bin kişide 3.2), 1928 sonunda 19,700’e (bin kişide 1.4) düşecek ve 1940’ların sonuna kadar mutlak sayıdaki tedrici artışa rağmen, binde 4-5 düzeyini aşamayacaktır.[9]


Milli Mekteplerin Beş Yıllık Çalışmalarına İlişkin Genel İstatistik[10]

Yıllar
Dersane
Öğretmen
Devam eden
Başaran
Başarı oranı
1928/29
20.489
16.922
1.045.500
526.881
50.39
1929/30
12.937
11.307
544.534
245.663
45.11
1930/31
9.602
8.940
352.902
172.322
48.44
1931/32
5.915
5.437
205.349
99.491
48.44
1932/33
5.107
4.084
157.639
80.599
51.10

TOPLAM

54.050


46.690

2.305.924

1.124.916

48.78           

Bilâl N. Şimşir, bu tabloyu şu şekilde yorumlamaktadır: “Bu resmi istatistiklere göre, 1928-1933 yılları arasındaki beş yıllık dönemde bütün Türkiye’de 54.050 Ulus okulu dersanesi açılmıştı. Bunların 18.589’u (%34.40’ı) kentlerde, 35.461’i (%65.60’ı) köylerdeydi. Demek ki, bu okulların yaklaşık üçte ikisi köylerde açılmıştı. Başka bir deyişle, yeni yazı seferberliği büyük ölçüde köye de yayılmıştı. İlk yıl büyük bir coşku göze çarpar. 1928/29 ders yılında açılan dersanelerin sayısı 20. 489 olmuştur. Ne var ki ilk yılın coşkusu giderek yavaşlar. Dersanelerin sayısı yıldan yıla azalır. Beşinci yıl yalnız 5.107 dersane çalışmaktadır. Beş yıl içinde sayı dörtte bire düşmüştür. Hem kentte, hem köyde işle büyük ölçüde yavaşlamıştır.”[11]

Sonuç olarak, Harf Devrimi öncesi ve sonrası durum buydu. Devrim öncesi oranlarda; veri toplama yöntemleri, teknolojik yetersizlikler, dönemin şartları vb. sebeplerden dolayı bir kesinlikten bahsetmek mümkün değildir, ancak dolaylı yollardan elde edilen birtakım verilerin mantıkî bir biçimde yorumlanmasıyla tahmini oranlara ulaşılabilir. Ancak devrim sonrası ve ilerleyen süreçlerde elde edilen veriler, çağdaş yöntem ve anlayışlar ile toplandığı için daha fazla bir kesinlik arz eder.

Diğer İstatistikler



KAYNAKÇA

· Ertem, Rekin. Elifbe’den Alfabe’ye Türkiye’de harf ve yazı meselesi. İstanbul: Dergâh Yayınları, 1991.
· Nişanyan, Sevan. Yanlış Cumhuriyet: Atatürk ve Kemalizm Üzerine 51 Soru. İstanbul: Kırmızı Yayınları, 2008.
· Şimşir, N. Bilâl. Türk Yazı Devrimi. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1992.
· Türkiye İstatistik Yıllığı. Cumhuriyet’in 50. Yılında rakam ve grafiklerle milli eğitimimiz, istanbul, 1973. Ankara, 1977.
· Maârif Salnâmesi. İstanbul, Hicri 1321.
· Umumi Nüfus Tahriri. Ankara, 1929.
· Devlet-i Aliye-i Osmaniyenin 1313 Senesine Mahsus İstatistik-i Umumisi.
· Millet Mektebi Teşkilâtı Tâlimatnâmesi. Ankara, 1928.
· Başvekalet İstatistik Umum Müdürlüğü. Maarif 1928-33, Millet Mektepleri Faaliyeti İstatistiği. İstanbul: Devlet Matbaası, 1934.

[1] Ünlü İngiliz tarihçi B. R. Mitchell’in ısrarla vurguladığı gibi, devletlerin 20. Yüzyıl öncesinde topladıkları veriler çağdaş anlayış ve yöntemlerle değil, esas olarak vergi toplama ve askere alma amaçlarıyla toplanmaktaydı. Bu dar yaklaşım, hem toplanan verilerin kapsamını hem de veri toplama tekniklerini kaçınılmaz olarak etkilemiştir. Ayrıca, 20. Yüzyıl öncesinde teknolojik ve idari etkinliğin çok sınırlı olduğunu, devletlerin veri toplama sürecinde büyük sorunlarla ve yetersizliklerle karşı karşıya kaldıklarını da hatırlatmak gerekmektedir. Dolayısıyla, tarihi dizilerin toplanmış ve hatta resmi kurumlar tarafından yayınlanmış olması dahi, ne yazık ki, bu verilerin kolaylıkla ve güvenle kullanılabilecekleri anlamına gelmiyor.
[2] Rekin Ertem, Elifbe’den Alfabe’ye Türkiye’de harf ve yazı meselesi (İstanbul: Dergâh Yayınları, 1991), 313-314.
[3] Sevan Nişanyan, Yanlış Cumhuriyet: Atatürk ve Kemalizm Üzerine 51 Soru (İstanbul: Kırmızı Yayınları, 2008), 156.
[4] 8-9 Ağustos gecesi Sarayburnu parkında Latin asıllı harflerin kabul edileceğine dair olan konuşma plağa alınmıştı.
[5] Millet Mektebi Teşkilâtı Tâlimatnâmesi (Ankara, 1928).
[6] Türkiye İstatistik Yıllığı, Cumhuriyet’in 50. Yılında rakam ve grafiklerle milli eğitimimiz, istanbul, 1973 ( Ankara, 1977).
[7] Rekin Ertem, A.g.e., 316 – 317.
[8] Sevan Nişanyan, A.g.e., 155 – 156.
[9] Sevan Nişanyan, A.g.e., 156.
[10] Başvekalet İstatistik Umum Müdürlüğü, Maarif 1928-33, Millet Mektepleri Faaliyeti İstatistiği (İstanbul: Devlet Matbaası, 1934), 45.
[11] Bilâl N. Şimşir, Türk Yazı Devrimi, (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1992), 242.

25 Aralık 2013 Çarşamba

İslamcı? Dinci?

Son zamanlarda artmakta olan ve benim de hiç haz etmediğim bir yaftalama temayülü vardır: “İslamcı” ya da “dinci”. Bu eskiden de çok yapılırdı, eyvallah, Müslüman olmayan biri yapsa gam yemem, ancak işin ironik tarafı bunu Müslümanların da yapmaya başlaması. Misal vermek gerekise; Müslüman bir adam kalkmış bir başkasına diyor ki, “sen İslamcısın!” veya “sen dincisin!” Üstelik bunun menfi bir sıfat olduğunu zannedercesine yaftaladığı o bir başkası da “Müslüman”. Hah? huh? Nasıl yani? Bir Müslüman diğer bir Müslümanı “İslamcı” ya da “dinci” olmakla suçluyor. Çok garip değil mi? 


Yahu kardeşim demezler mi bunu diyen adama sen necisin diye? Hristiyan mısın diye? Yahudi misin diye? ya da dinsiz misin diye? Adam cevap verir: “Ne münasebet, Elhamdülillah Müslümanım.” ee sen müslüman isen eğer, karşındaki Müslümanı bir cürm ile itham eder gibi nasıl yargılayabiliyorsun? Bu da ne demek? Nerden geliyor bu cürret? diye sorarlar sana ki, zaten “İslamcı” olmalıdır, “dinci” olmalıdır. Hristiyancı, Yahudici veya Ateistçi olacak hali yok ya, bir Müslümanın! Bakkala, bakkalcı demek gibi bir şey bu. Kişi Müslüman ise, daha doğru bir ifade ile Müslim ise, İslam taraftarı olmama gibi bir lüksü var mıdır? İslamcı olmama gibi bir şansı var mıdır? Ha varsa eğer, o ayrı konudur.* Fakat bu noktada böyle bir münakaşanın mevzu bahis edilmesi dahi abestir, mantıksızlıktır!

*O ayrı konudan da kısaca bahsetmek gerekirse, yine son günlerde maruz kaldığım yaftalamalardan biridir ki, tırnak içerisinde yazdığım fakat Hadis-i Şerif diye belirtmediğim Resulullah'ın bir sözü ile ilgili olan paylaşımıma "sizin gibi dinci geçinenler dini küçültünüz ,insanları dinden soğuttunuz" yorumuyla gelen cevaptır. Mezkûr Hadis-i Şerif ise şudur: 

"Bir mü'mini çoğunlukla sükût eder ve vakarlı olarak görürseniz ona yaklaşın. Çünkü ona hikmet verilmiştir." 

Fazla şey söylememe gerek yok, varın gerisini siz düşünün...

18 Aralık 2013 Çarşamba

Zenginlik?

“Asıl zenginlik mülkiyet ile olan değil; fikriyat ile olandır. Lâkin, ne yazık ki, çevremdekilerin benden zenginlik beklentisi maddiyat ile olandır.” demiştim, evet, manevi zenginlik önemlidir, fakat; maddi zenginlikte önemlidir. Bir müslüman zengin olmalıdır, ancak; İslam esasları dahilinde zengin olmalıdır. Dini sorumluluklarını yerine getirerek zengin olmalıdır. Müslüman, eğer zenginleştikçe cimrileşmiyorsa, gözünü para hırsı bürümüyorsa bırakın zenginleşsin. Takvâ sahibi bir müslüman yaşatmak için yaşar. Bu mefkureyi dava edinen bir müslümanın hedefindeki zenginlikte bir beis yoktur, aksine; hem kendisine hem de yaşadığı topluma faydaları vardır. Zekatını, sadakası vererek kendi manevi zenginliğini arttırırken, aynı zamanda, içtimai hayata da can katar; refah seviyesine katkıda bulunur.

Bunları neden diyorum? Ümmetin bunlara ihtiyacı varken şimdilerde nevzuhur bir güruh müslümana zenginleşmeyi yasak ediyor, utanmasalar haram diyecekler. Elin gayrimuslimi zenginleşirken bizim müslümanlar neden zenginleşmesin? Ne bu kininiz, öfkeniz!


Yalnız bu zenginleşmeden “Arap şeyhleri”ninki gibi bir zenginliği kastetmiyorum. Lüksten ve israftan kaçınan, hayırsahibi mütedeyyin müslümanlar lazım bize. Bunu da işin ehli yapmalı. Kimisinin kafası ticarete çalışır, kimisi okur âlim olur. Herkesin dine hizmet şekli aynı olmayabilir. Biri ilim kazanır onu hizmete sunarken bu yolda, diğeri malını mülkünü sarf eder, Allah yolunda infak eder. Bu noktada bizim kimseye zenginleşmeyi yasak etme gibi bir lüksümüz yoktur; aksine teşvik etmeliyiz.

4 Ekim 2013 Cuma

Moda Putu

"Moda evlerinin insanlar üzerindeki hakimiyetini hiçbir beşeri müessesede görmek mümkün değildir. Şu kendilerinin medeni olduğunu söyleyenler… hepsi modanın kulu durumundadırlar. Moda üreticileri tarafından ortaya sürülen bir kıyafeti, ister çıplak olsun ister kapalı, ister binecekte olsun ister giyecekte, ister eğlencede olsun ister gezinti yerlerinde… modanın geçerli olduğu her alanda hiçbir cahiliyet mensubu erkeğin veya kadının kaçınması veya yerine getirmemesi mümkün değildir. İşte kulluğun daniskası… Kim çıkabilir modanın dışına bunlardan? Şayet bu medeniyet adı verilen cahiliyetin mesupları moda evlerine kul oldukları, bağlandıkları kadar Allah’a kul olup bağlansalardı şüphesiz ki, son derece zahit birer mü’min olurladı… Ve eğer bunların bu bağlılığına kulluk denilmezse neye denilebilir? Eğer bu modacılar bunların hakimi ve tanrısı değilse hakimiyetin ve tanrılığın anlamı nedir?

Çoğu kere zavallı, hem de çok zavallı kadınlara rastlıyoruz. Öyle dekolte kıyafetler giyiniyorlar ki, ne şekillerine uyuyor, ne bedenlerine, ne de yapılarına. O derece boyanıyorlar ki, alay konusu olmaktan, gülünç duruma düşmekten başka bir işe yaramıyor. Ne var ki modanın tanrıları ve modanın hakim gücü alt ediyor onları ve bu derece küçülterek herkese gülünç, aleme rüsva olmalarını sağlıyor. Karşı koymak mümkün mü modaya? Bu uydurma tanrıların kulluğundan kurtulmak ne mümkün? Çünkü çevresini saran cemiyet bütün bütün moda tanrısının kulları, köleleri… o nasıl kurtarsın kendisini bu iğrenç putun elinden? Eğer bunun adı da kula kulluk, kölelik değilse nedir? Hakimiyet ve tanrılık bu değilse nedir?

Moda evlerine kulluğun sadece örf ve adetler hali üzerinde durduk ve bu uğurda payimal olan ırz ve namus noktalarını ele aldık. Ya bu uğurda harcanan paralar, boşa akıtılan enerjiler ve öldürülen vakitler?

Orta gelirli bir aile, parfümler, boyalar, rujlar, pudralar, kuaföre gidip saç yaptırmalar, ondüle ettirmeler ve her yıl modası değişen elbiselik kumaşlar ve tuvalet takımları için… sonra aynı modaya uyarak değişen ayakkabılar, saça, tuvalete, ayakkabıya uygun düşmesi gereken süs eşyası için… ve bu uğursuz putların saymakla bitmeyen diğer isteklerini yerine getirmek için… normal gelirli bir aile gelirinin en azından yarısını bu uğurda harcıyor. Bir günü diğerini tutmayan, her an değişen modacı tanrıların buyruklarını yerine getirmek ve istediklerini yapmak için gelirinin yarısını harcıyor. Çalışmasının yarı semeresi bu uğurda akıp gidiyor. Üstelik de harcadığı enerjisi çaba… Kim var bunların ardında? Bu tanrıların ihdas ettiği dünyalara kurulmuş bulunan fabrika ve imalathanelerin ardında Yahudi bankerler ve kapitalistler oturmuş bulunuyorlar… ve modaya uyan bir kadın yahut bir erkek bu yorucu çalışması ve çırpınması içinde bir an olsun durup da bu iğrenç dinin emirlerini yerine getirmekten kaçamıyor ve bu uğurda malı gidiyor, emeği gidiyor, ırzı ve ahlakı payimal oluyor, ama bir kere de olsun bu uydurma tanrının karşına çıkıp rest çekemiyor…"