28 Ocak 2014 Salı

Harf Devriminin Okur-Yazar Oranına Etkisi

Harf Devrimi 1 Kasım 1928 tarihinde, 1353 sayılı “Yeni Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkındaki Kanun” yasasının kabul edilmesi ve yeni bir alfabenin yerleştirilmesi sürecine genel olarak verilen isimdir. Bu karar ile birlikte o güne kadar kullanılan Osmanlı alfabesi değiştirilmiş, yerine Latin alfabesinin Türkçeye uyarlanmış biçimi kabul edilmiştir.

Çeşitli nedenler ile gerçekleştirilen bu inkılabın en mühim gerekçelerinden bazıları, hiç şüphesiz ki, okur-yazar oranını arttırmak ve eğitim seviyesini yükseltmek idi. Çünkü, Osmanlı alfabesinin Türk dilinin gereksinimlerini karşılamadığı, türlü imla hatalarına yol açtığı, dolayısıyla öğrenilmesini zorlaştırdığı ve halkı cehalete sürüklediği düşünülmekteydi. Halkı cehaletten kurtarmak ve eğitimi yaygınlaştırarak okuma-yazma bilenlerin sayısını arttırmak amaçları ile yeni bir alfabe arayışına girişilmişti. Kurulan komisyonlar ve yapılan tetkikler sonucu Latin harflerinin Türk diline en uygun olan alfabe olduğu kararlaştırılmış ve Osmanlı alfabesi ihraç edilmiştir.




Peki bu devrimin okur-yazar oranına etkisi ne yönde olmuştu? Bu yazımızda, birtakım istatistikî verilerden[1] ve yorumlamalardan yararlanarak Harf Devrimi öncesi ve sonrası okur-yazar oranlarını mukayese edecek ve bu noktada yaşanan değişimleri göstermeye çalışacağız. 

Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk nüfus sayımı 1831’de II. Mahmut döneminde yapılmıştır. Fakat bu sayım, orduya alınacak müslüman askerlerin ve yeni vergi kaynaklarının tespitine yönelik olduğu için verimli bir sonuç alınamamıştır. Bu bakımdan imparatorluğun nüfusunu kesin olarak bilmeye imkan yoktur. Ancak tahminlere göre nüfusun 1844’te 36.500.000 ve 1884’te 28.900.000 olduğu sanılmaktadır. Okur-yazar sayısının ne kadar olduğu hakkında ise hiçbir bilgi yoktur. 1903 tarihi itibariyle hazırlanan Maârif Salnâmesi’inde (Hicri 1321, İstanbul) 20.000.000 civarında olan nüfusun 1.500.000’inin öğrenci olduğu bildirilmiştir. Bu, nüfusun %7.5’i etmektedir. Okul çağını aşmışlar içinde en az bir ihtimalle bir bu kadar daha okur-yazar bulunduğunu varsayabileceğimizi söyleyen Rekin Ertem, 1903 nüfusunun %15-20’sinin okuma-yazma bildiğini söyleyebiliriz, demektedir.

Cumhuriyetin ilanından sonra ise ilk nüfus sayımı 1927’de yapılmıştır. Bu sayımın yapıldığı tarihte, Umumi Nüfus Tahriri (1929, Ankara) kayıtlarına göre 13.648.270 olan nüfusun ancak %10,5’i okuma-yazma biliyordu. Cumhuriyetin ilk dört yılında eğitim ve öğretim alanında bir yenilik getirilmeden alınan sonuç buydu ve 1903’ün tahmini yüzdesinden de aşağıydı. 1928’de Latin asıllı harflerin kabulüyle okuma-yazma bilen %10.5 okur-yazar olmaktan çıkmıştı. 1928’in Kasım ayındaki durum %0 idi. Fakat azımsanmayacak bir okur-yazar temeli vardı. Bu, yeni harfler adına büyük bir avantaj sayılırdı. [2]

1927’de Türkiye’de okuryazarlık oranını %8.1 olarak tesbit eden Sevan Nişanyan, bu oranın doğrulanmaya muhtaç olduğunu söylüyor ve bunu şu şekilde açıklıyor: “1895 yılına ait Osmanlı istatistiklerinde Anadolu ve Rumeli’nde 5-10 yaş kız ve erkek İslam çocuk nüfusunun %57’si ilkokul öğrencisi görünür. (Devlet-i Aliye-i Osmaniyenin 1313 Senesine Mahsus İstatistik-i Umumisi)

Aynı düzey eğer 1914’e kadar korunmuşsa, 1927’de 20-42 yaş kuşağı Türk nüfusunun aşağı yukarı yarısının az çok ilkokul eğitimi görmüş, dolayısıyla eski yazıyla okur-yazar olması gerekir. Bu da, 1914’ten sonra eğitim sisteminin iflas etmesi ve savaş telefatı gibi etkenler hesaba katılsa bile, toplam nüfusta en az %30 civarında okuryazarlık demektedir. Dolayısıyla ya Osmanlı istatistiklerinin, ya 1927 sayımının gerçekleri tahrif ettiğini kabul etmek zorundayız.”[3]

Harf Devriminden bir hafta kadar sonra 11.11. 1928’de 7284 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla Millet Mektepleri’nin açılmasına karar verilerek talimatnamesi hazırlanmış ve ulusal çapta eğitim seferberliği başlatılmıştır. Bu kapsamda derslerin hapisanelerde, hususi müesseselerde, kışla ve fabrikalarda da yapılacağı belirtilmiş, gerekli masrafların;


1. Hususi bütçelerden, 
2. Mahalli ticaret ve ziraat odalarından,
3.Mahalli belediyelerden,
4. Hususi teberrulardan,
5. Gazi’nin hitabesi plağından[4] gelen parayla karşılanacağı bildirilmişti.[5]


Bu şartlar ve imkanlar içerisinde 1 Ocak 1929 tarihinden itibaren faaliyete geçen Millet Mektepleri, 1936 yılına kadar devam etmiştir. 1929-1930 öğretim yılında 597.000 kişiye okur-yazar belgesi verilmişti. Bu, 14.000.000 farzedilen nüfusun ancak %4’ünü teşkil ediyordu. Mekteplerin sayısı zamanla 20.489’a çıkarılmıştı. Sekiz yıllık süre içinde (1936) 2.500.000 kişiye okuma-yazma öğretilmişti. 19.02.1932’de Halkevleri açılmış, köylerde Halk odaları kurulmuştu. 1950’de Halkevleri 474’e, Halk odaları ise 4306’ya ulaşmıştı.

Okullar, fabrikalar, hapishaneler, halkevleri, halk okuma odaları ve diğer özel çalışmalarla nüfusun ancak %19’u okur-yazar hale getirilmişti. Her türlü imkanların seferber edildiği bir okuma-yazma kampanyasıyla 1929-1940 arasındaki 11 yıl içinde ancak %21’i bulan bir başarı grafiği elde edilmişti. 1940-1975 arasındaki durum ise şöyleydi:



1940-1975 arası okur-yazar oranı (Türkiye İstatistik Yıllığı, 1977)[6]
Yıllar
Nüfus
Okur-Yazar
% Yüzde
1940
17.820.950
3.500.000
21
1945
18.790.174
4.556.514
28.9
1950
20.947.188
5.779.915
32.36
1955
24.111.778
7.915.238
40.86
1960
27.829.198
8.901.006
39.48
1965
25.661.813
12.505.021
48.72
1970
29.494.848
16.126.936
54.67
1975
40.197.669
21.000.000
55.00

Rekin Ertem bununla ilgili “Bu tabloya göre okuma yazma nispetinde bir artış olmakla beraber pek öğünülecek ölçüde değildir. Elli yılda nüfusun ancak %50’si okutulabilmişti. ‰ 25 artış da düşünülürse herkesi okur-yazar yapmak için 50 yıl daha harcamamız gerekmektedir.”[7] yorumunda bulunmaktadır.

Sevan Nişanyan ise şöyle demektedir: “1920’lerden bu yana Türkiye’de okuryazarlık oranının artmış olduğu doğrudur. Ancak artışı etkileyen faktörler o kadar çok ve çeşitlidir ki, Latin alfabesinin kabulünün bu sonuçta oynadığı rolü kestiremeyiz. Çeşitli dönemlerde uygulanan okuma-yazma kampanyalarının yanı sıra, örneğin mecburi ilköğretim, mecburi askerlik, köylere yol ve okul yapılması, gelişen para ekonomisi, artan sosyal hareketlilik gibi faktörler bu çerçevede sayılabilir.

Ayrıca, Milli bir seferberlik olarak benimsenen ve olağanüstü bir ısrarla sürdürülen okuryazarlık kampanyasına rağmen, 1927-35 arasında yeni okuma-yazma öğrenenlerin resmi rakamlara göre Türkiye nüfusunun sadece %10,3’ünü (1927’de okuryazar olmayan nüfusun %11.2’sini) bulmuştur. Oysa, örneğin 1960-70 yılları arasında okuryazar sayısındaki artış, toplam nüfusun %27.2’si ve 1960’ta okur-yazar olmayan nüfusun %40.1’idir. Bu rakamlar, okur-yazarlık artışında belirleyici olan faktörün Harf Devrimi olmadığını düşündürmektedir.

Harf Devrimini izleyen yıllarda gazete satışlarında görülen ve yaklaşık yirmi yıl boyunca telafi edilemeyen düşüş ise harf devriminin, okuryazarlık oranını arttırmak şöyle dursun, azaltmış olabileceği ihtimalini akla getirmektedir.”[8] diyen Sevan Nişanyan şöyle bir dipnot düşmektedir: “1908-1914 döneminde Türkçe İstanbul basınının günlük tirajının –kesin rakamlarla bilinmemekle beraber- 100,000’in epeyce üzerinde olduğu anlaşılıyor; ayrıca dönemin taşra basını da son derece canlıdır. İstanbul ve Ankara’da yayınlanan Türkçe gazetelerin toplam tirajı 1925’te 40,000’e (bin kişide 3.2), 1928 sonunda 19,700’e (bin kişide 1.4) düşecek ve 1940’ların sonuna kadar mutlak sayıdaki tedrici artışa rağmen, binde 4-5 düzeyini aşamayacaktır.[9]


Milli Mekteplerin Beş Yıllık Çalışmalarına İlişkin Genel İstatistik[10]

Yıllar
Dersane
Öğretmen
Devam eden
Başaran
Başarı oranı
1928/29
20.489
16.922
1.045.500
526.881
50.39
1929/30
12.937
11.307
544.534
245.663
45.11
1930/31
9.602
8.940
352.902
172.322
48.44
1931/32
5.915
5.437
205.349
99.491
48.44
1932/33
5.107
4.084
157.639
80.599
51.10

TOPLAM

54.050


46.690

2.305.924

1.124.916

48.78           

Bilâl N. Şimşir, bu tabloyu şu şekilde yorumlamaktadır: “Bu resmi istatistiklere göre, 1928-1933 yılları arasındaki beş yıllık dönemde bütün Türkiye’de 54.050 Ulus okulu dersanesi açılmıştı. Bunların 18.589’u (%34.40’ı) kentlerde, 35.461’i (%65.60’ı) köylerdeydi. Demek ki, bu okulların yaklaşık üçte ikisi köylerde açılmıştı. Başka bir deyişle, yeni yazı seferberliği büyük ölçüde köye de yayılmıştı. İlk yıl büyük bir coşku göze çarpar. 1928/29 ders yılında açılan dersanelerin sayısı 20. 489 olmuştur. Ne var ki ilk yılın coşkusu giderek yavaşlar. Dersanelerin sayısı yıldan yıla azalır. Beşinci yıl yalnız 5.107 dersane çalışmaktadır. Beş yıl içinde sayı dörtte bire düşmüştür. Hem kentte, hem köyde işle büyük ölçüde yavaşlamıştır.”[11]

Sonuç olarak, Harf Devrimi öncesi ve sonrası durum buydu. Devrim öncesi oranlarda; veri toplama yöntemleri, teknolojik yetersizlikler, dönemin şartları vb. sebeplerden dolayı bir kesinlikten bahsetmek mümkün değildir, ancak dolaylı yollardan elde edilen birtakım verilerin mantıkî bir biçimde yorumlanmasıyla tahmini oranlara ulaşılabilir. Ancak devrim sonrası ve ilerleyen süreçlerde elde edilen veriler, çağdaş yöntem ve anlayışlar ile toplandığı için daha fazla bir kesinlik arz eder.

Diğer İstatistikler



KAYNAKÇA

· Ertem, Rekin. Elifbe’den Alfabe’ye Türkiye’de harf ve yazı meselesi. İstanbul: Dergâh Yayınları, 1991.
· Nişanyan, Sevan. Yanlış Cumhuriyet: Atatürk ve Kemalizm Üzerine 51 Soru. İstanbul: Kırmızı Yayınları, 2008.
· Şimşir, N. Bilâl. Türk Yazı Devrimi. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1992.
· Türkiye İstatistik Yıllığı. Cumhuriyet’in 50. Yılında rakam ve grafiklerle milli eğitimimiz, istanbul, 1973. Ankara, 1977.
· Maârif Salnâmesi. İstanbul, Hicri 1321.
· Umumi Nüfus Tahriri. Ankara, 1929.
· Devlet-i Aliye-i Osmaniyenin 1313 Senesine Mahsus İstatistik-i Umumisi.
· Millet Mektebi Teşkilâtı Tâlimatnâmesi. Ankara, 1928.
· Başvekalet İstatistik Umum Müdürlüğü. Maarif 1928-33, Millet Mektepleri Faaliyeti İstatistiği. İstanbul: Devlet Matbaası, 1934.

[1] Ünlü İngiliz tarihçi B. R. Mitchell’in ısrarla vurguladığı gibi, devletlerin 20. Yüzyıl öncesinde topladıkları veriler çağdaş anlayış ve yöntemlerle değil, esas olarak vergi toplama ve askere alma amaçlarıyla toplanmaktaydı. Bu dar yaklaşım, hem toplanan verilerin kapsamını hem de veri toplama tekniklerini kaçınılmaz olarak etkilemiştir. Ayrıca, 20. Yüzyıl öncesinde teknolojik ve idari etkinliğin çok sınırlı olduğunu, devletlerin veri toplama sürecinde büyük sorunlarla ve yetersizliklerle karşı karşıya kaldıklarını da hatırlatmak gerekmektedir. Dolayısıyla, tarihi dizilerin toplanmış ve hatta resmi kurumlar tarafından yayınlanmış olması dahi, ne yazık ki, bu verilerin kolaylıkla ve güvenle kullanılabilecekleri anlamına gelmiyor.
[2] Rekin Ertem, Elifbe’den Alfabe’ye Türkiye’de harf ve yazı meselesi (İstanbul: Dergâh Yayınları, 1991), 313-314.
[3] Sevan Nişanyan, Yanlış Cumhuriyet: Atatürk ve Kemalizm Üzerine 51 Soru (İstanbul: Kırmızı Yayınları, 2008), 156.
[4] 8-9 Ağustos gecesi Sarayburnu parkında Latin asıllı harflerin kabul edileceğine dair olan konuşma plağa alınmıştı.
[5] Millet Mektebi Teşkilâtı Tâlimatnâmesi (Ankara, 1928).
[6] Türkiye İstatistik Yıllığı, Cumhuriyet’in 50. Yılında rakam ve grafiklerle milli eğitimimiz, istanbul, 1973 ( Ankara, 1977).
[7] Rekin Ertem, A.g.e., 316 – 317.
[8] Sevan Nişanyan, A.g.e., 155 – 156.
[9] Sevan Nişanyan, A.g.e., 156.
[10] Başvekalet İstatistik Umum Müdürlüğü, Maarif 1928-33, Millet Mektepleri Faaliyeti İstatistiği (İstanbul: Devlet Matbaası, 1934), 45.
[11] Bilâl N. Şimşir, Türk Yazı Devrimi, (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1992), 242.

25 Aralık 2013 Çarşamba

İslamcı? Dinci?

Son zamanlarda artmakta olan ve benim de hiç haz etmediğim bir yaftalama temayülü vardır: “İslamcı” ya da “dinci”. Bu eskiden de çok yapılırdı, eyvallah, Müslüman olmayan biri yapsa gam yemem, ancak işin ironik tarafı bunu Müslümanların da yapmaya başlaması. Misal vermek gerekise; Müslüman bir adam kalkmış bir başkasına diyor ki, “sen İslamcısın!” veya “sen dincisin!” Üstelik bunun menfi bir sıfat olduğunu zannedercesine yaftaladığı o bir başkası da “Müslüman”. Hah? huh? Nasıl yani? Bir Müslüman diğer bir Müslümanı “İslamcı” ya da “dinci” olmakla suçluyor. Çok garip değil mi? 


Yahu kardeşim demezler mi bunu diyen adama sen necisin diye? Hristiyan mısın diye? Yahudi misin diye? ya da dinsiz misin diye? Adam cevap verir: “Ne münasebet, Elhamdülillah Müslümanım.” ee sen müslüman isen eğer, karşındaki Müslümanı bir cürm ile itham eder gibi nasıl yargılayabiliyorsun? Bu da ne demek? Nerden geliyor bu cürret? diye sorarlar sana ki, zaten “İslamcı” olmalıdır, “dinci” olmalıdır. Hristiyancı, Yahudici veya Ateistçi olacak hali yok ya, bir Müslümanın! Bakkala, bakkalcı demek gibi bir şey bu. Kişi Müslüman ise, daha doğru bir ifade ile Müslim ise, İslam taraftarı olmama gibi bir lüksü var mıdır? İslamcı olmama gibi bir şansı var mıdır? Ha varsa eğer, o ayrı konudur.* Fakat bu noktada böyle bir münakaşanın mevzu bahis edilmesi dahi abestir, mantıksızlıktır!

*O ayrı konudan da kısaca bahsetmek gerekirse, yine son günlerde maruz kaldığım yaftalamalardan biridir ki, tırnak içerisinde yazdığım fakat Hadis-i Şerif diye belirtmediğim Resulullah'ın bir sözü ile ilgili olan paylaşımıma "sizin gibi dinci geçinenler dini küçültünüz ,insanları dinden soğuttunuz" yorumuyla gelen cevaptır. Mezkûr Hadis-i Şerif ise şudur: 

"Bir mü'mini çoğunlukla sükût eder ve vakarlı olarak görürseniz ona yaklaşın. Çünkü ona hikmet verilmiştir." 

Fazla şey söylememe gerek yok, varın gerisini siz düşünün...

18 Aralık 2013 Çarşamba

Zenginlik?

“Asıl zenginlik mülkiyet ile olan değil; fikriyat ile olandır. Lâkin, ne yazık ki, çevremdekilerin benden zenginlik beklentisi maddiyat ile olandır.” demiştim, evet, manevi zenginlik önemlidir, fakat; maddi zenginlikte önemlidir. Bir müslüman zengin olmalıdır, ancak; İslam esasları dahilinde zengin olmalıdır. Dini sorumluluklarını yerine getirerek zengin olmalıdır. Müslüman, eğer zenginleştikçe cimrileşmiyorsa, gözünü para hırsı bürümüyorsa bırakın zenginleşsin. Takvâ sahibi bir müslüman yaşatmak için yaşar. Bu mefkureyi dava edinen bir müslümanın hedefindeki zenginlikte bir beis yoktur, aksine; hem kendisine hem de yaşadığı topluma faydaları vardır. Zekatını, sadakası vererek kendi manevi zenginliğini arttırırken, aynı zamanda, içtimai hayata da can katar; refah seviyesine katkıda bulunur.

Bunları neden diyorum? Ümmetin bunlara ihtiyacı varken şimdilerde nevzuhur bir güruh müslümana zenginleşmeyi yasak ediyor, utanmasalar haram diyecekler. Elin gayrimuslimi zenginleşirken bizim müslümanlar neden zenginleşmesin? Ne bu kininiz, öfkeniz!


Yalnız bu zenginleşmeden “Arap şeyhleri”ninki gibi bir zenginliği kastetmiyorum. Lüksten ve israftan kaçınan, hayırsahibi mütedeyyin müslümanlar lazım bize. Bunu da işin ehli yapmalı. Kimisinin kafası ticarete çalışır, kimisi okur âlim olur. Herkesin dine hizmet şekli aynı olmayabilir. Biri ilim kazanır onu hizmete sunarken bu yolda, diğeri malını mülkünü sarf eder, Allah yolunda infak eder. Bu noktada bizim kimseye zenginleşmeyi yasak etme gibi bir lüksümüz yoktur; aksine teşvik etmeliyiz.

4 Ekim 2013 Cuma

Moda Putu

"Moda evlerinin insanlar üzerindeki hakimiyetini hiçbir beşeri müessesede görmek mümkün değildir. Şu kendilerinin medeni olduğunu söyleyenler… hepsi modanın kulu durumundadırlar. Moda üreticileri tarafından ortaya sürülen bir kıyafeti, ister çıplak olsun ister kapalı, ister binecekte olsun ister giyecekte, ister eğlencede olsun ister gezinti yerlerinde… modanın geçerli olduğu her alanda hiçbir cahiliyet mensubu erkeğin veya kadının kaçınması veya yerine getirmemesi mümkün değildir. İşte kulluğun daniskası… Kim çıkabilir modanın dışına bunlardan? Şayet bu medeniyet adı verilen cahiliyetin mesupları moda evlerine kul oldukları, bağlandıkları kadar Allah’a kul olup bağlansalardı şüphesiz ki, son derece zahit birer mü’min olurladı… Ve eğer bunların bu bağlılığına kulluk denilmezse neye denilebilir? Eğer bu modacılar bunların hakimi ve tanrısı değilse hakimiyetin ve tanrılığın anlamı nedir?

Çoğu kere zavallı, hem de çok zavallı kadınlara rastlıyoruz. Öyle dekolte kıyafetler giyiniyorlar ki, ne şekillerine uyuyor, ne bedenlerine, ne de yapılarına. O derece boyanıyorlar ki, alay konusu olmaktan, gülünç duruma düşmekten başka bir işe yaramıyor. Ne var ki modanın tanrıları ve modanın hakim gücü alt ediyor onları ve bu derece küçülterek herkese gülünç, aleme rüsva olmalarını sağlıyor. Karşı koymak mümkün mü modaya? Bu uydurma tanrıların kulluğundan kurtulmak ne mümkün? Çünkü çevresini saran cemiyet bütün bütün moda tanrısının kulları, köleleri… o nasıl kurtarsın kendisini bu iğrenç putun elinden? Eğer bunun adı da kula kulluk, kölelik değilse nedir? Hakimiyet ve tanrılık bu değilse nedir?

Moda evlerine kulluğun sadece örf ve adetler hali üzerinde durduk ve bu uğurda payimal olan ırz ve namus noktalarını ele aldık. Ya bu uğurda harcanan paralar, boşa akıtılan enerjiler ve öldürülen vakitler?

Orta gelirli bir aile, parfümler, boyalar, rujlar, pudralar, kuaföre gidip saç yaptırmalar, ondüle ettirmeler ve her yıl modası değişen elbiselik kumaşlar ve tuvalet takımları için… sonra aynı modaya uyarak değişen ayakkabılar, saça, tuvalete, ayakkabıya uygun düşmesi gereken süs eşyası için… ve bu uğursuz putların saymakla bitmeyen diğer isteklerini yerine getirmek için… normal gelirli bir aile gelirinin en azından yarısını bu uğurda harcıyor. Bir günü diğerini tutmayan, her an değişen modacı tanrıların buyruklarını yerine getirmek ve istediklerini yapmak için gelirinin yarısını harcıyor. Çalışmasının yarı semeresi bu uğurda akıp gidiyor. Üstelik de harcadığı enerjisi çaba… Kim var bunların ardında? Bu tanrıların ihdas ettiği dünyalara kurulmuş bulunan fabrika ve imalathanelerin ardında Yahudi bankerler ve kapitalistler oturmuş bulunuyorlar… ve modaya uyan bir kadın yahut bir erkek bu yorucu çalışması ve çırpınması içinde bir an olsun durup da bu iğrenç dinin emirlerini yerine getirmekten kaçamıyor ve bu uğurda malı gidiyor, emeği gidiyor, ırzı ve ahlakı payimal oluyor, ama bir kere de olsun bu uydurma tanrının karşına çıkıp rest çekemiyor…"




30 Eylül 2013 Pazartesi

Demokratikleşme Paketi

30.09.2013 tarihe not düşülmeli. Zira günlerdir beklenen “Demokratikleşme Paketi” nihayet açıklandı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın sunduğu bu paket ile birlikte, Cumhuriyet tarihimizden ve darbe yönetimlerinden bu yana, süregelen birtakım  uygulamalar da, 2010 Anayasa referandumundaki gibi, değiştirilmiş veya son bulmuş oldu. 40 madde ve 20 başlık altında açıklanan paket, Başbakan'ın ifadesiyle genel olarak şu şekilde:

"Demokratikleşme paketi kapsamında, öncelikle seçim sistemini değiştirmek için önemli bir adım atıyor; seçim sistemini tartışmaya açıyoruz.

Siyasi Partilere devlet yardımının kapsamını değiştiriyoruz. Devlet yardımı için yüzde 7 olan mevcut oranı, yüzde 3'e çekiyoruz.

Siyasi partilerin teşkilatlanmalarına kolaylıklar getiriyor, beldelerde teşkilat kurma zorunluğunu kaldırıyoruz.

Siyasi partilerde iki kişiden fazla olmamak kaydıyla eş genel başkanı sistemini uygulama imkanı getiriyoruz.

Siyasi partilere üyelik engellerini kaldırıyoruz. Oy verme hakkına sahip olan herkesin siyasi partilere de üye olabilmesinin önünü açıyoruz.

Ön seçimlerde farklı dil ve lehçelerde siyasi propaganda imkanı getiriyoruz.

Nefret saikiyle işlenmesi durumunda, belirli suçların cezalarını daha da artırıyoruz.

Ayrımcılıkla daha etkin mücadele etmek için ceza miktarlarını arttırıyoruz. Ayrımcılıkla mücadele ve eşitlik kurumu kuruyoruz.

Yaşam tarzına saygıyı, Türk ceza kanunu ile güvence altına alıyoruz.

Toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin sürelerini uzatıyoruz.

Özel okullarda, farklı Dil ve Lehçelerde eğitimin önünü açıyoruz.

Köy isimlerinin düzeltilmesinin önündeki engelleri kaldırıyoruz. İl ve ilçe isimlerinin değiştirilmesi için gelen talepleri dikkate alacağız

Nevşehir Üniversite’nin ismini, Hacı Bektaş Veli Üniversitesi olarak değiştiriyoruz.

Kişisel verilerin korunmasına yasal güvence getiriyoruz. Kişisel veriler ilgisiz kişiler tarafından kullanılamayacak ve paylaşılamayacak.

Yardım toplamada kısıtlamaları kaldırıyoruz. Vatandaşımız yardımlarını hür iradesiyle istediği yere verebilecek.

Kılık kıyafet yönetmeliğini değiştirerek, kamu kurumlarında başörtüsü yasağını kaldırıyoruz.

İlkokullardaki öğrenci andı uygulamasını kaldırıyoruz.

Mor Gabriel, diğer adıyla Deyrulumur manastırı arazisi, manastır vakfına iade ediliyor.

Roman dil ve kültür enstitüsünü kuruyor, yaşam şartlarının iyileştirilmesi ve eğitim alanındaki sorunların giderilmesi için adımlar atıyoruz."

Pakette pek çok sayıda önemli unsur var. Hepsi ayrı birer tartışma konusu olabilir. Ancak benim dikkatimi çeken iki önemli kısım var: Kamu kurum ve kuruluşlarında başörtüsü yasağının ve ilkokullardaki “andımız” uygulamasının kaldırılması.

Hükümetin şimdiye kadar neden başörtüsü yasağını kaldırmadığı yönünde aklımda soru işaretleri vardı. Halbuki bunun için yeterli gücünün ve hatta muhalefet desteğinin olduğunu düşünüyordum. Bu adımla birlikte nihayet bir gereksiz yasaktan daha kurtulmuş olduk. Hak ve hürriyetlerin artmasına katkı sağlayacak bu karar, her ne kadar geç kalınmış olsa da, gayet yerinde bir karar. Yıllarca kılık kıyafetleri yüzünden çeşitli zulümler görmüş yurdum insanı, artık hak ettikleri değerleri görmeye başlayacaklar. Özgürlük alanı genişletilen vatandaşlar, artık birtakım keyfi engellemelere maruz kalmayacaklar.

Aynı şekilde, "andımız" denilen faşizm kırıntısı bu uygulamanın kaldırımasına da ilkokullu kardeşlerimiz adına çok sevindim. Artık farklı etnisiteye mensup yurttaşların, varlığını başka bir ırka armağan etmesi söz konusu olmayacak. Doğruluğun, çalışkanlığın milliyete göre değil, şahsiyete göre değişkenlik gösterdiği anlaşılabilecek. Bu sayede; yurttaşlık, vatandaşlık bilinci daha da önem kazanacak diye düşünüyorum.

Demokratikleşme yolunda bu paket yeterli midir, değil midir, bu da tartışılabilir. Paketin artıları ve eksileri incelenerek bu hususda değerlendirmeler yapılabilir. Ancak paketin artılarını görmeyip/yok sayıp direkt olarak eksikliklerinden bahsetmek ve eleştirmek, pakete karşı zaten mevcut olan öryargısal bir tavrı gösterir. Bu gibi kişiler için herhangi bir adımın atılması veya atılmaması önemli değildir. Her iki durumda da yapılan çalışmalara karşı çıkarlar. Fakat şu unutulmamalıdır ki; demokrasi bir süreçtir. Bu süreçte, bu tür atılımların gerçekleştirilmesi iyiye doğru bir gidişatın var olduğunun göstergesidir. Bu adımların devamının sağlanması ve demokratikleşme yolunda beklenen/istenen talepler, ülkemizdeki sorunların çözümü konusunda ciddi çalışmaların yapıldığını bizlere göstermektedir. Umuyorum ki, bu reform paketleriyle beraber problemler bir bir çözülecek ve Türkiye daha yaşanılabilir bir hale gelecektir.